Siyasetin hafızası acımasızdır önünüze o cümleyi koyup bırakırlar
Özet haber: SİYASETTE elbette çok konu başlığı var ama İzmir herhalde bu listenin en başındadır.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçeceği iddiasına artık tarih de eklenmiş durumda. 7 Ekim... Yani AK Parti Grup Toplantısı. Ankara kulislerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cemil Tugay’a rozet takacağı konuşuluyor. Altını çizeyim; henüz Cemil Tugay’dan ya da AK Parti’den bunu doğrulayan resmi bir açıklama yok. Ama İzmir’de son günlerde kiminle konuşsam konu dönüp dolaşıp buraya geliyor.
Ve ilginçtir, hemen herkes bana aynı konuşmayı hatırlatıyor. Özgür Özel’in 2024 yerel seçimleri öncesinde söylediği şu cümleyi. “Değişim olacaktı ne oldu diyenler İzmir listesine bakabilir.” Gerçekten de CHP o gün İzmir’i değişimin vitrini olarak göstermişti. Özel daha sonra 31 Mart’ın yıldönümünde rakamları da vermişti. 31 belediye başkan adayından 28’i yeniydi.
Cumhuriyet tarihi boyunca İzmir’de bütün partilerden toplam altı kadın belediye başkanı seçilmişken CHP dokuz kadın aday göstermiş, bunların sekizi seçilmişti. 14 genç adayın da 13’ü sandıktan çıkmıştı. Ve o değişim takımının kaptanı da Cemil Tugay’dı. Zaten Özel, adaylığı açıklarken Tugay için tam da bu ifadeyi kullanmıştı:“30 arkadaşımızın takım kaptanı olarak değerlendirdik.”
Şimdi siyasetin o tuhaf ironisiyle karşı karşıyayız. İki buçuk yıl önce CHP’de “değişimin takım kaptanı” olarak gösterilen Cemil Tugay’ın bugün AK Parti rozeti takacağı konuşuluyor. Eğer 7 Ekim’de o rozet gerçekten takılırsa, karşımızda yalnızca parti değiştiren bir belediye başkanının fotoğrafı olmayacak. CHP’nin İzmir üzerinden anlattığı “değişim” hikâyesinin de fotoğrafı olacak.
Üstelik İzmir sıradan bir şehir değil. CHP için yıllardır siyasi bir kale, AK Parti içinse sandıkta bir türlü alınamayan büyükşehir. O nedenle mesele bir rozetten çok daha büyük. Siyasetin hafızası bazen gerçekten acımasız. İki buçuk yıl önce söylenen bir cümleyi alıp insanın önüne koyuveriyor. “Değişim olacaktı ne oldu diyenler İzmir listesine bakabilir.” Bugün İzmir yine o listeye bakıyor.
BİR FİLOZOF ÖLDÜĞÜNDEİONNA Kuçuradi’yi kaybettik. Arkasından klasik bir biyografi yazmak mümkün. Hacettepe’de Felsefe Bölümü’nü kurduğunu, Türkiye Felsefe Kurumu’nun başkanlığını yaptığını, dünyanın saygın felsefecilerinden biri olduğunu anlatabiliriz. Ama bir filozof öldüğünde biyografisinden daha önemli bir şey kalır. Soruları... Kuçuradi’nin hayatı boyunca peşinden gittiği sorulardan biri şuydu.
İnsanın değeri nedir? Çünkü insanlık bugün tuhaf bir paradoksun içinde. Genleri okuyabiliyoruz. Bir algoritma birkaç saniye içinde milyonlarca bilgiyi tarayabiliyor. Makinelere düşünmeyi öğretmeye çalışıyoruz. Ama binlerce yıldır daha eski bir problemi çözemiyoruz. Karşımızdaki insanla ne yapacağız? Bize benzemeyenle, bizim gibi düşünmeyenle, bizim hayat biçimimizi paylaşmayanla...
Kuçuradi’nin felsefesindeki kritik ayrım burada başlıyordu. İnsan, hakları olduğu için değerli değildir. İnsan değerli olduğu için hakları vardır. Küçücük bir cümle farkı. Ama arkasında koskoca bir uygarlık fikri yatıyor. Çünkü hakkı devletin, çoğunluğun ya da herhangi bir otoritenin verdiğini düşünürseniz, bir gün geri alınabileceğini de kabul etmiş olursunuz.
İnsanın değerinden doğduğunu kabul ettiğinizde ise mesele değişir. Karşınızdakinin hangi partiye oy verdiğinden, nasıl yaşadığından, size benzeyip benzemediğinden önce bir şey gelir. İnsan olması. Kuçuradi bu eski felsefi meseleyi gündelik hayatımızın içine taşıdı. Ölüm haberini okurken başka bir soru takıldı aklıma. Bir ülke düşünürlerini ne zaman keşfeder? Yaşarken mi? Öldüklerinde mi?
Çünkü ölümden sonra düşünürleri sevmek kolaydır. Sözünü çerçeveletir, fotoğrafını paylaşır, bir cümlesini sosyal medyaya koyarsınız. Oysa gerçek düşünür yaşarken huzurunuzu biraz kaçırır. Çok emin olduğunuz bir düşüncenin yanına küçücük bir soru işareti bırakır. Kuçuradi’nin ardından Türkiye’ye bakarken aklıma en çok çocuklar geliyor. Onlara ne öğretiyoruz? Düşünmeyi mi, doğru cevabı bulmayı mı? İkisi aynı şey değil.
Doğru cevabı bulan çocuk sınavda başarılı olabilir. Ama soru sormayı öğrenen çocuk hayatı başka türlü okur. Belki felsefenin toplumlar için hafifçe tehlikeli tarafı da budur. İnsana yalnızca ne düşüneceğini değil, düşündüğü şeyden şüphe etmeyi de öğretir. Bugün makinelerin insan gibi düşünüp düşünemeyeceğini tartışıyoruz. Belki asıl soru başka. Biz, insanı hâlâ insan olduğu için değerli sayabilecek miyiz?
Gerçek filozoflar için şöyle denir. “Kendileri gider. Soruları kalır.” İHRACATTA GERÇEKTEN ÇOK GÜÇLÜ EYLÜL EYLÜL dış ticaret rakamlarında, ihracat yıllık yüzde 15. 4 artarak 25. 9 milyar dolara çıktı. Bu şimdiye kadarki en yüksek eylül ihracatı. İthalat ise yüzde 5. 9 artışla 31. 2 milyar dolar oldu. Daha önemlisi; dış ticaret açığı yüzde 24. 8 azalarak 5. 2 milyar dolara geriledi.
İhracatın ithalatı karşılama oranı 83. 2. Bir yıl önceye göre 6. 8 puan iyileşme var. Ama asıl ilginç rakam. Enerjiyi dışarıda bıraktığımızda ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 100. 3. Enerji ve altını birlikte çıkardığımızda ise yüzde 97. 7. Bu bize Türkiye ekonomisinin yapısal meselesini net anlatıyor. Türkiye mal ticaretinde aslında başa baş noktaya yaklaşabiliyor.
Fakat enerji faturası tabloyu yeniden bozuyor. Bu nedenle güneş, rüzgâr, enerji depolama, elektrikli ulaşım yalnız çevre politikası değil; cari açık politikası olarak da görülmeli. JEOPOLİTİK UYUM MALİYETİ TÜRKİYE’nin coğrafyasına bakın. İran, Rusya, Irak, Suriye... Karadeniz, Kafkasya... Ekonomik açıdan büyük bir fırsat coğrafyası.
Ama aynı zamanda dünyanın savaşların, yaptırımların, ambargoların ve finansal kısıtlamaların en yoğun olduğu bölgelerinden biri. Bu da Türkiye’deki şirketlerin önüne yeni bir maliyet kalemi çıkarıyor. “Jeopolitik uyum maliyeti.” Eskiden ihracatçı daha çok şunu soruyordu:“Malı kaça üretirim, kaça satarım?” Şimdi sorular değişti. “Bu ülkeye satarsam bankam para transferini yapar mı?”
Sigorta şirketi yükümü sigortalar mı? ABD yaptırımlarına takılır mıyım? Avrupa’daki müşterim benimle çalışmaya devam eder mi?” Yani artık mesele sadece rekabetçi bir ürün üretmek değil. Ürettiğiniz malın hangi ülkeye gittiği, parasının hangi bankadan geçtiği, geminin hangi limana uğradığı bile şirket bilançosunun konusu. Ekonomide yıllarca Türkiye’nin coğrafi konumunu anlatırken aynı cümleyi kullandık.
“Türkiye’nin en büyük avantajı, bulunduğu coğrafyadır.” Belki artık o cümlenin yanına küçük bir dipnot koymanın zamanı geldi. Coğrafya hâlâ avantajımız. Ama artık maliyeti de yüksek.
Kaynak: Hürriyet

